Kendi blogunu oluştur ;)

İslamiyet hakkında her konuda yeterli bilgi, doğru iman bilgileri, İslam'da evlilik ve aile, sorularınıza cevaplar, dualar, ilahiler, e-kart,islamın sartı,imanın sartı,32 farz,Islami sohbet,Islamiyet,Sorularla islamiyet, kuran,okuma

islamiyet hakkında her konuda yeterli bilgi, doğru iman bilgileri,Islami site,Islami sohbet,Islamiyet,Sorularla islamiyet, kuran,okumak,iSLAMi SOHBET, iSLAMi CHAT, DiNi SOHBET, DiNi CHAT, iSLAMi CHATLER, DUABAHCESi, iSLAMi SOHBET ODALARI,

Kureyş Sûresi

Âyet 1: Kureyş'in Liîlâfına (Huzur ve emniyetine).

Âyet 2: Yaz ve kışta, yolda emniyet ve anlaşması garantidedir.

Âyet 3: Öyleyse Kâbe'nin Rabbine kulluk edin.

Âyet 4: O ki, sizi açken nîmete boğdu ve korkudan emniyette kıldı.

Sûre, Mekke'nin, bir anlamda Arabistan'ın siyasi otoritesi Kureyş'e hitab etmektedir. Mekke ve çevresine verilen özel imtiyazları dile getirerek, hiç değilse bu aşikar hikmetler için Rabbinize kulluk edin buyruluyor.

Bu süre, özellikle çağımızda inkarı imkansız bir Kur'an mucizesidir. Bu noktayı, sûrenin yaşayan hikmetleri bölümünde etraflıca açıklayacağım.

Bu sürede küçük bir kıraat farkı vardır. Bu vesile ile Kur'an'da sayıları pek az olan kıraat farkı hikmetlerinden bahsetmek İstiyorum. Bazı ayetlerde telaffuz farkı biçiminde, fakat manayı etkileyen okunuş farkları vardır. Bunların en ünlüleri Fâtiha'nın üçüncü âyeti ile Kureyş Sûresi'nin birinci âyetidir.

Fâtiha'nın üçüncü âyetini bazı kıraatler «Mâliki Yevmi'ddin» olarak okurlar. «Mâlik» tümüyle ve genel anlamda sahiplik, hakimlik demektir. «Melik» ise yalnız siyasi, idari sahiplik demektir. Fâtiha'daki bu inceliği o bölümde inceleyeceğiz.

Kureyş Sûresi'nin birinci âyetindeki mânâ farkı, ilk kelimenin okunuş farkından gelmektedir.

İlâf: Emniyet; güven içinde olmaktır.

İylâf ise, ticari anlaşma, ticaretin hukuki garantisi demektir.

Sûrede birinci âyet iki şekilde okunur:

Liîlâfi Kureyşin veya

Liiylâfi Kureyşin.

Elbette mânâ da değişmektedir. İlk şekilde okunması çağımızdan Önce daha makul gelmiştir. Halbuki ikinci şekilde okunması çağımız açısından mucizevi hikmetleri gizlemektedir. Âyetlerin açıklamalarında konuyu daha iyi anlayacağız.

Âyet 1:

a) Liîlâfi Kureyşin:

Kureyş'in seyahatte, günlük hayatta huzur ve emniyeti için.

b) Liiylâfi Kureyşin:

Kureyş'in büyük ticari anlaşmalarının, bunların garanti altında yürümesi için.

Demek ki Allah, şimdi Arabistan diye tanımladığımız Mekke, Medine ve çevresindeki kimselere; o günki siyasi temsil hüviyeti ile Kureyş'e:

«Siz büyük bir ticari merkezsiniz ve büyük bir seyahat harekelinin merkezindesiniz. Hiç değilse bu önemli durum ve konumunuz için Allah'a kulluk edin» diyor.

Ayet-i kerimenin elbette ki aksi mânâsı da geçerlidir. Yani: «Siz Allah'a kulluk ederseniz; hayatınız için de kazancınız yolunda da emniyette ve güvende olursunuz». Bu hitap Kureyş'e olduğu gibi tüm insanlara da geçerli bir emirdir. Âyetin tüm insanlara hitap etmeyerek örnek birim olarak Kureyş'i seçmesi, Sûrenin daha başka hikmetleri açısındandır.

Âyet 2: «Yaz ve kışta, ticarî anlaşmalarda garantiniz vardır.» Burada «îlâfihim» kelimesi ile, genel ve büyük ticari ilgiler kastedilir.Bu âyetin yorumunda eski müfessirler, çağımızdaki büyük petrol olayım tahmin edemeyecekleri için, özellikle kıştaki büyük ticari anlaşmaları bir türlü izah edememişlerdir. Halbuki âyetin en büyük özelliği yazda ve kıştaki büyük ticari ilgilerin söz konuşu edilmesidir. 14 asır önce Mekke'deki ticaretten bahsedilirken, normal olarak kış ticaretinden bahsedilmesi akıl alır olay değildir. Halbuki âyet özellikle kışta ticari anlaşmaları zikrederek, günümüz petrol ticaretine mucizevî bir şekilde işaret etmektedir. Eğer , âyet, bu mucizevi hikmeti kastetmese, ticarî anlaşmalarınızdaki emniyet ve kolaylık, der geçerdi.

Bu âyette de genelleme düşünülebilir. Asıl kastın Kureyş olmasına rağmen, insanların her türlü şartlarda emniyet içinde olmaları için kulluğa bir çağrı vardır.

Âyet 3: «Öyleyse (Hiç değilse, bu nedenlerle) Beyt’in (Kâbe'nin) Rabbine kulluk edin.»

Bu ayetin en önemli mesajı, verilen nîmetlere karşı iman etmenin yetmeyeceği, gereğince kulluk etme zorunluluğudur.

1 ve 2 nci ayetleri göz önüne alarak bir genelleştirme yaparsak: Cenab-ı Hakk'ın verdiği emniyet, huzur, kolaylıklar ve zenginliklere hak kazanmak için mutlaka kulluk etmek gereklidir. İslam tanımında kulluk ise, Kur'an emirlerine bihakkın riayettir.

Âyetin Kureyş'e dönük manasında, özellikle Mekke ve çevresinde yaşayanların tam kulluğu istenmekte; dolayısı ile Kur'an'a eksiksiz riayeti emredilmektedir ki, bugünkü uygulama açısından bu da bir Kur'an mucizesidir. İleride bu konuya tekrar döneceğim.

Sûrenin bundan sonraki âyetinde, birinci âyetten beri bildirilen nîmetler bir kez daha açıklanarak teyit edilmektedir.

Âyet 4: «O Rab ki, sizi açken doyurdu (Ekonomik kriz içinde iken nîmete boğdu) ve korkulu günlerde emin kıldı.»

Âyet-i kerimenin, korkulu günden emin kıldı, mesajından kastın: Birinci derecede Ebrehe Vak'ası olduğu bütün müfessirlerce kabul edilmektedir.

Ayette ekonomik darlık (Mincûin)den kastın çağımız açısından ağırlığı daha fazladır.

Esasen bu sûre çağımız açısından idraklere durgunluk veren bir mucize ile hay sırrı taşımaktadır.

Şimdi sûrenin daim olan hay sırrına; devamlı yaşayan hikmetine geçiyorum.

Önce bazı tespitleri yapmak gerekiyor. Dünya petrol istihsalinin % 20 si Suudi Arabistan'a ait olduğu halde, dünya petrol rezervinin % 50 si Suudi Arabistan'dadır. Siyasî otorite kim olursa olsun, Sûre-i Kureyş'in bu günkü Suudi Arabistan'a yönelen mesajı açıktır. Ayrıca Suudi Arabistan dünya altın maden rezervi açısından çok büyük bir yer tutmaktadır. Bütün dünya ekonomistleri, altın ve petrol gibi iki dev zenginliğin Suudi Arabistan'a ait olmasının şokundan kurtulmuş değillerdir. Dünya servetinin yarışma yakın kısmı Suudi Arabistan'dadır. Yeni Cidde'yi yakın yıllarda görenler Sûre-i Kureyş'in hay sırrını hayretler için de müşahede etmektedirler. Kureyş Süresi, asr-ı saadet'ten itibaren konuyu tasarrufu altına alarak «Allah'a kullukta içten olunca, size dünyanın ekonomik kriz içinde olduğu bir devirde sonsuz nîmet vereceğim ve siyasi korkulardan halas edeceğim» emrindeki hikmetleri tek tek günümüzde ortaya koymuştur.

Bugün Suudi Arabistan'ın İçinde bulunduğu «İylâf» Kureyş Süresi'nin muhteşem ve canlı bir tezahürüdür.

Şimdi, her gün namazda okuduğumuz bu sürenin hikmetine bir kez daha eğilin. Allah, bütün insanlara, bu arada şüphesiz inananlara:

«Dünya servetinin habîbimin topraklarına verilme-sinde apaçık bir hikmet görmüyor musunuz?» diye soruyor. Kim diyebilir ki, bu kutsal topraklarda bunca servete rağmen tam bir emniyetin oluşu tesadüftür.

Allah, tüm insanlara, özellikle dünyanın ekonomik dar boğazda olduğu çağımıza sesleniyor;

«Suudi Arabistan'daki servet, bir Kur'an mucizesidir. Bu mucizeyi görün ve İslama gelin» diyor.

Şimdi âyetin enfüsî manasına geçiyorum:

Kureyş'den kasıt, enfüsî mânâda vücut iklimidir. Yani beden sağlığımızın ve dünyadaki beşerî hayatımızın selameti için «Rabbimize kulluk etmemiz» ilk üç âyette isteniyor. «Beytin Rabbi» tanımından kast, «kalbimizin sahibi olan Allah» demektir. Allah, o , gönül sırrı yüzü suyu hürmetine bedene selamet ve emniyet vermektedir.

Bedenin selameti ise, ancak kullukla düzgün yürür. Kulluk için de abdestin, orucun, alkolden kaçınmanın beden sağlığı için ne kadar önemli olduğunu çeşitli kitaplarımda açıkladım. Yine vücudun sağlığı, özellikle manevî ve moral sağlığı ancak kulluğun temeli olan namazla yürür.

Dördüncü âyette «korkudan emîn kıldık» emri ise; insanlara Cenab-ı Hakk'ın beden sağlığı için lütfettiği en büyük nîmettir. Sûre-i Asr yorumunda bu noktaya ayrıntısı ile değineceğim.

Kötü ve zor günde nîmet bolluğu ve doyurulma hikmetine gelince: Bedenin hasta ve arızalı olduğu zamanda, kudret-i ilâhinin lütfederek şifa ve kuvvet vermesi anlamına gelir. Özellikle Allah'a kulluk edene bu nîmetler ilmin izah edemeyeceği nispette lütfedilir. Bu konuda pek çok ilmî gerçekler vardır. Ancak kitabımızın hacmini aşmamak için ana başlıklara temasla yetiniyoruz.

Sûrenin istihraç yorumuna gelince:

Sûre, Kudret-i İlâhi'nin, Beyt'in yüzü suyu hürmetine Kureyş'e verdiği nimetten, ancak O'na kulluk tamamlanınca; bihakkın Kur'an'a uyan davranışlara geçilince tezahür ettireceğini beyan ediyor. Nitekim Suudî Arabistan'daki mucizevî ekonomik güç, böylece ortaya çıkmıştır.

İstihraç anlamda sûrenin en önemli mucizesi, Suudi Arabistan'ın, dünyanın böyle karışık, kavgalı döneminde emniyette oluşudur. Bu bölgedeki korkulardan emin, sakin tablo 4 üncü âyetin apaçık bir istihraç mucizesidir. Kulluğa bağlı günkü yapısını korudukça da bu emniyet; korkudan uzak güvenli durum devam edecektir.

Zaten bu Sûre-i Kureyş, istihraç yorumunda hiç bir şüpheye meydan vermeyecek şekilde ihtişamını korumaktadır. Özellikle Fil Sûresi'nde temas ettiğim gibi, Suudi Arabistan'ın gerçek zenginliğine Fil Olayı benzeri hava savaşlarından 40. yıl sonra kavuşması, yine bu surenin muhteşem bir tezahürüdür.

Kıymetli okuyucularım, namazda Kureyş Sûresi'ni okudukça Allah'ın sevgilisi yüce Peygamberimizin topraklarına ihsan ettiği servet ve emniyeti hatırlayarak imanınıza büsbütün güç katınız.

O'na kullukta ihlâs gösterdikçe, kendimizin de hem maddi manevi zenginleyeceğimizi, hem emniyette olacağımızı unutmayın.

Fil Sûresi

Âyet 1: Rabb'inin ashab-ı fil'e ne ettiğini görmedin mi?

Âyet 2: Onların keydlerini (düzen ve hilelerini) ait üst etmedi mi (boşa çıkarmadı mı)?


Âyet 3: Ve onların üzerine dalga dalga kuşlar gönderdi.


Âyet 4: Onların üzerine sert, delici taşlar atar.


Âyet 5: Sonunda onları yenilmiş ekin gibi yaptı.


Bu süre ile Kureyş Sûresi, taşıdığı hikmetler açısından kardeş surelerdir. Zaten bu sureden itibaren 10 süre, çifter çifter çok ince bağlantıları taşır. Bunları sırası geldikçe göreceğiz. Sûre-i Fil'i anlayabilmek için Fil Vakası'ndaki incelikleri çok iyi bilmek gerekiyor. Unutmamak gerekir ki, her gün namazda okuduğumuz bu sürenin hikmetleri 14 asır önce cereyan eden Fil Vakası'nda kalmış bir tarih olayı değildir; tam aksine her an İslam'ın iman gücü ile tehlikeler arasında canlı, örnek bir gerçeğin sırlarını taşır.


Çok özetle, Fil Vakası İslam güneşinin doğuşundan 40 yıl önce cereyan etmiştir. O tarihte Mekke lideri peygamberimizin aziz dedesi Abdülmuttalip hazretleri idi. Habeş kumandanı dünyada emsali görülmemiş dev bir ordu ile Mekke'yi kuşattı. Binlerce filden kurulu bir ordunun, değil Mekke'yi, tüm Arabistan'ı hatta Bizans'ı imhası işten bile değildi. Zaten Ebrehe'nin amacı böyle geniş bir harekata yönelmiştir. Fakat sabaha karşı Habeş ordusu bir kuş sürüsünden atılan minik taşlardan imha oldu; yok oldu. Yüce peygamberimiz bu olaydan 40 gün sonra doğdu; dolayısı ile 40 yıl sonra da İslam güneşi yeryüzünü aydınlattı.


Sûrenin yorumuna geçmeden önce Abdülmuttalip ile Ebrehe arasında geçen çok ünlü bir olayı özetlemek istiyorum:


Ebrehe, çok güçlü olmasına rağmen bir ticaret merkezi olan Mekke'yi yakıp yıkmak istemiyor; teslimini bekliyordu. Her tarafta ünü yayılmış gücü karşısında Mekke'nin teslimi doğaldı. Ne var ki, Abdülmuttalip oralı değildir. Bir gün Abdülmuttalib'in deve ve koyunlarım yayılım sırasında Habeş ordusu ele geçirdi. Bunun üzerine Abdülmuttalip, Ebrehe'ye gitti.


Ebrehe Mekke'nin teslimini beklediği için Abdülmuttalib'i gayet nazik karşıladı.


Abdülmuttalip deve ve koyunlarım isteyince Ebrehe şaşırdı:


— Ben de seni Mekke'nin teslim şartlarını konuşmaya geldin, sandım, dedi.


Abdülmuttalip:


— Mekke'nin, dolayısı ile Kâbe'nin sahibi ben değilim, ben yalnız sahibi olduğum koyun ve develeri isterim, deyince; Ebrehe:


— Peki, Mekke'nin sahibi kim? Abdülmuttalip:


— Onun sahibi Allah'tır, git teslim şartlarını O'nunla konuş, dedi.


Ertesi gün Mekke'yi alt üst etmeye niyet eden Ebrehe'nin basma gelenleri ise Fil Sûresi net olarak açıklıyor.


Âyetlerin yorumlarına geçmeden önce, namaz sûreleri yorumunda izleyeceğimiz yolu açıklamak istiyorum.

Bilindiği gibi Kur'an âyetlerinin yorumunda mânâ açısından bir çok hikmetler vardır. Genellikle bir âyetin en dış mânâsından itibaren en az 7 mânâ içerdiği kesindir. Ancak bu manaların öğrenilmesi belli bir amaca bağlıdır. Yoksa her âyete bu 7 mânâyı vererek derinlerdeki hikmeti bulalım derken, amacı karıştırır ve kaybederiz.


Ben, bu serimizde her âyete üç mânâyı vermeyi tercih ettim. Önce en dıştaki manayı, sonra yaşadığımız ana yönelen mânâyı, sonra da enfüsî manalardan birini anlatmaya çalışacağım. Böylece namaz sûrelerine, günlük ahlakımıza en yakın noktadan yaklaşmış olacağız, önsözde de söylediğim gibi, Kur'an âyetlerinin hay sırrı demek olan daim yaşayan anlamı en önemli yorumudur.


Son olarak bir önemli noktaya daha değinmek istiyorum. Namazda bir zammı süre okununca, yeterli ihlâsımız varsa Cenab-ı Hak o sürenin bir hikmetim bize açar. Eğer arınmamız tam ise, yani Fâtiha'yı okuyup ona uyabilmişsek, bu kez okuduğumuz zammı sürenin hikmetini aynen seyrederiz. Mesela Fil Sûresi'ni okumuş ise, Fil Vakası'nı aynen seyrederiz ki, rükû'nun hikmeti zaten bu ihtişam-ı ilâhinin seyir sırrıdır.


Şimdi âyetlerin tek tek yorumunu yapacak, sonra da hay sırrı açısından topluca bir yorum sunacağım. Daha sonra yine özet bir enfüsi mânâ arz etmeye çalışacağım:


Âyet 1: «Rabb'inin Ashâb-ı Fil'e ne ettiğini görmedin mi?»


Bu âyetin zahiri mânâsını diğer mânâlara götürecek iki önemli noktası var:


1) «Ne ettiğini» diye tercüme ettiğimiz «Feale» kelimesi gerçekte mutad olan «Yaptığını» anlamını çok aşar, zira «feale» yapmak fiilini en kesin ve şiddetli kavramıdır. Sûrenin bu fiil hali ile başlaması, Cenab-ı Hakk'ın Fil Vakası'nda bizzat kudret-i ilâhisi işe ilâhî bir şamar attığını dile getirmektedir.


2) Efendimize Cenab-ı Hakk'ın hitap ederken kullandığı «görmedin mi?» tanımıdır.

Efendimizin ilmi ve sırrı iki ayrı eylemdedir:


Biri, kalb-i Muhammedi hikmetidir ki, ezelden ebede her hikmetin aslına vakıftır. Levh-İ Mahfuz'u bizzat müşahede eder.


Efendimizin hadisata ikinci tarz yakınlığı ise, bizzat Kur'an âyetlerinin bilfiil müşahedesi yolu iledir. Bir âyet inzal olunca bizzat âyetin tarif ettiği olay, Efendimizce müşahede edilir, seyredilir. Sûre-i Yusuf'u okuyanlar hatırlayacaklardır. Hz. Yusuf öyküsünü Allah, Efendimize âyetlerini inzal ederken aynı zamanda seyrettirmiştir.


İşte burada da Cenab-ı Hak Fil Olayı'nı Efendimize seyrettirmektedir; bu yüzden süre: «Görmedin mi, fil ashabına Rabbin ne yaptı?» diye başlamıştır.


Şimdi Efendimizin seyrettiği ekranda olay canlı bir şekilde bizlere anlatılıyor.


Âyet 2: «Onların keydlerini (düzen ve hilelerini) alt üst etmedi mi (boşa çıkarmadı mı)?»


Bu âyet, bize Ebrehe'nin ordusunu ve gücünü tanıtmaktadır. Onların güçlü tertipleri, filleri, strateji planları bir keyd'dir. Yani hile ve tuzak üzerine kurulmuştur. Hakka tecavüz eden bir tertip, bir plan ne kadar sistemli hazırlansa da temeli hile ve sahtelikle doludur. Zulüm ve sömürü, ancak her haksızlık ve şerrin ortaklaşa hazırladığı bir plandır. Bizzat çok güçlü görüntü, şerrin en büyük silahıdır. Çünkü mazlumda panik yaratır.


Allah, Ebrehe ordusunun Mekke çevresindeki bu güç gösterisini onun keydi olarak tanımlamaktadır.


Bu âyet, ikinci yorumumuz için temel noktayı teşkil eder. İslam ve Hak karşısında tüm güç gösterileri bir beşerî keyd'dir. Her türlü haksız gücün İlahî kudret karşısında perişan olabileceğini bildirmektedir.

Alttaki âyetlerde bildirildiği gibi, haksız bir güç ne kadar gösterişli ve kalabalık olsa, ne denli güçlü silahlara sahip olsa da Allah, onların hiç aklına hayaline getirmediği şekilde keydlerini başlarına geçirir.


Âyet 3: «Ve onların üzerine dalga dalga kuşlar gönderdi.»


Âyette dalga dalga, sürülerle gelen kuşların tanımlanması ilginçtir. Müfessirler, kuşların dünya kuşu mu, yoksa başka bir alemden gelen kuşlar mı olduğu konusunda açıklık getirmemişlerdir. Kuşun belli cinsinin bildirilmemesi bu yönde tereddütlere neden olmuştur.


Şüphesiz ki, kuşların cinsi bir noktada taşıdıkları taşların esrarına tabidir. Gerek kuşların, gerek taşların esrarı son ayette belirtilmektedir.


Bu kuşlar dünyadaki kuşlarsa, ilâhî bir emirle belli bir öldürücü maddeyi alıp Ebrehe ordusuna taşımışlardır.

4 ncü âyetteki taşlar başka bir âlemden sevk edilmişse, o zaman kuşların o alemden gelmiş olacakları düşünülebilir.


Son asırdaki bazı müsteşrikler, bu âyetten ilerdeki hava kuvvetlerine işaret anlamı çıkarmışlardır. Âyette özel bir açıklama olmadığına göre, taşları atanlar kesinlikle kuştur ve sürü sürü, dalga dalga gelmişlerdir. Kuşların bu tanımla sayılarının çok oluşu, Ebrehe ordusuna atılan taşlardaki öldürücü maddelerin mutlaka askerlere isabet etmesi hikmetini bildirmesidir.


Âyet 4: «Onların üzerine sert, delici taşlar atar.»


Ebrehe ordusunu imha eden kuşların attığı bu taşlar neydi?

Bu soruyu cevaplayabilmek için Ebrehe ordusunun bu taşlamadan sonra ne olduğunu bilmek gerekiyor. Bu yüzden dördüncü âyeti beşinci âyetle birlikte yorumlamak zorundayız.


Âyet 5: «Sonunda onları yenilmiş ekin gibi yaptı.»

Bu âyetin tarifi, içi boşalmış bitki tanesi şeklindedir; samanı kalmış, içi boşalmış kurumuş bitki.

Acaba gökten atılan sert minik taşlarla insanları topluca ve anında imha ederek, onları içi boşalmış görünümüne sokan olay nedir?


Son üç âyetin ifade ettiği Ebrehe ordusunun imha şekli üzerinde muhtelif tahminler yapılmıştır. Bu yorumların âyetin tariflerine uyması gerekmektedir. İmhanın ani, yok edici etkisi yanında, içi boşalmış, saman görüntüsü vermesi aslî unsurlardır.


a) Bir Alman müsteşriki, şiddetli bir çiçek salgınını savunmuştur. Kuşların çiçek virüsü taşıması ve ölenlerin yenmiş, oyulmuş buğdaya benzemesi bilim adamının bu tahminine hak verdirmektedir. Fakat imha harekatının âni oluşu bu tarz :yoruma imkan, vermemektedir.


b) Bitkilerde mevcut olan bazı kimyasal maddelerin kuşlar aracılığı ile atılmış olması düşünülebilir. Kimyasal harp maddeleri arasında iperit denen hardal türevi, deriye değince, onu delerek öldüren bir madde bilinmektedir.


Bu maddenin, taşlar uçunda atılması düşünülebilir. «Siccîl»in delici anlamı bu izaha yatkındır. Ancak, «Keasfin Me'kül» tanımım izaha bu maddeler yetmez.


c) Son yıllarda bu taşların radyoaktif oldukları, bu nedenle imhayı gerçekleştirdiği düşünülebilir. Ancak, tanıdığımız radyoaktif maddeler arasında atılır atılmaz ölüm getiren bir madde bilinmiyor. Ayrıca böyle bir maddenin «Yenilmiş ekin gibi» insanları parçalayıp öldüreceği de varsayılamaz.


Bütün bu ihtimalleri de izah eden, Arap Tarihlerinde Fil Vakası ile ilgili bir nottur. Bu Tarihlere göre Fil Vakası'ndan sonra Mekke'nin iklimi değişmiştir. Özellikle bu değişme bitki örtüsünde meydana gelmiştir. Fil Vakası'na kadar Mekke çevresinde Ebu Cehil karpuzu hiç yetişmezken, Fil Vakası'ndan sonra bu bitkinin çevrede yetişmeye başladığı tespit edilmiştir.


Bu müşahede, Fil Yakasındaki imha olayına radyoaktif bir ağırlık getirmektedir. Çünkü, nükleer bombalamalardan sonra bu tarz bitki örtüşü değişiklikleri görülmüştür. Ancak 3, 4 ve 5 inci ayetlerin toplu mânâlarına göre bu radyoaktif madde henüz tanımadığımız bir maddedir. Taşlar, arzdan alınsa da, alınmasa da şiddetli ve ani imha Özelliği olan nükleer bir maddedir.


Sûrenin ikinci mânâsına gelince:


Sûrenin devamlı yaşayan manasıdır. İkinci âyette biraz değindiğim gibi, Allah'a karşı çıkan zulüm ve haksızlığın temsilcisi, ne kadar güçlü görünse de; Allah onların planlarım ait üst ederek imha edecektir; hem de hiç beklemedikleri şekilde. İşte bir mü'min her namazda Sûre-i Fil'i okur, hem de ateist ve Marksistlerin göstermelik güçlerinden korkarsa büyük tezada düşer. Allah'ın Fil Vakası'na küçük bir süre şeklinde inzal edip, bize namazda okutmasının mesaj sırrı budur.


Mü'min, Sûre-i Fil sırrını her an yaşadığını, Allah davasına çevrilmiş silahların ne kadar güçlü görülse de imha olmaya mahkum olduğunu hiç hatırdan çıkarmamalıdır. Ancak, Fil Sûresi'ndeki bir başka hikmeti de hiç hatırdan çıkarmamak gerekir. Fil Vakası, Abdülmuttalib'in Allah'a tam iman ve güveni sonunda gerçekleşmiştir. Ayrıca o kentte efendimiz henüz ana rahmindedir.


Demek ki, biz fert ve toplum olarak Allan'a güvende tam bir ihlâs gösterir, gönlümüze efendimize sıdk ile muhabbeti koymuş isek, hiç bir dev ordu ve onun hileli düzeni bize etki yapamaz. İşte hemen her gün okuduğumuz Sûre-i Fil, böyle önemli bir mesaj taşımaktadır. Bu mesaj, özetle şöyle tanımlanabilir:


Hakk'a karşı çıkan zalim, ne kadar güçlü olursa olsun, akla gelmedik ilahî bir sistemle imhaya mahkumdur. Ta ki siz, Allah'a güveninizi ve Fahr-i Kâinat Efendimizi gönlünüzde daim yaşatmayı hiç aksatmayın.


Sûre-i Fil'in enfüsî mânâsına gelince:


Bütün sürelerde olduğu gibi Sûre-i Fil'in de 3 enfüsî manası vardır. Bunlardan birini açıklıyorum:


Ebrehe nefsi, Ebrehe'nin ordusu nefsin güçlü dünya ilgilerini temsil eder. Kabe ise gönül anlamına gelir. Kuşlar, ilâhi emirler, attıkları taşlar ise zikir anlamına gelir. Bu tertibe göre Efendimizin sırrını taşıyan gönül kâbemizi nefsin istilasından kurtarmak için, ilâhi emirlere uymalıyız ve zikirle (Allah'ı anış) niyaz etmeliyiz. O zaman nefs ve ordusu perişan olacak; gönül sarayımız hür kalacaktır.


Bir sürede 7 temel mânâ olduğunu beyan etmiştim. Bunlar her sûre için geçerli olmak üzere şöyledir:


1) Sûrenin dış mânâsı ve yorumu.


2) Sûrenin hay sırrına ait her devirde ve anda yaşayan mânâsı; bize yaşadığımız anda verdiği mesaj.


3-6) Birbirinden farklı 4 enfüsî mâna ve yorumu.


7) Sûrenin istihrâcî mânâsı, yani olacak ve olmuş olaylara ışık tutan mucizevî mânâsı.


Şimdi Sûre-i Fil'in istihracî yorumunu yapıyorum:


Sûre-i Fil'in istihracî mânâsı Efendimizin geleceğini bildiren olaydır. Bir çok Hristiyan bilim adamı Fil Vakası'ndan sonra İslam güneşinin doğacağını haber vermişlerdir.


İslam güneşinin ilim penceresinden görülmesi, İslam gerçeklerinin dünyada parlaması ise Fil Vakası olayına benzer bir olaydan sonra meydana gelecektir ki; bu son olay, 1940’ daki hava savaşlarıdır ve tam 40 yıl sonra İslam'ın ilim güneşi dünyayı aydınlatmış, Kur'an'ın ilmî mucizeleri bilenleri hayran bırakmıştır. (1980 den itibaren). Böylece Kur'an'a yapılan tüm Ebrehevani saldırılar, 1980 den itibaren Kur'an muarızlannın perişanlığı ile yok olacaktır.

Kâfirûn Sûresi

i

 

İlk tamamlananlardan olan bu sûre, mesaj açısından kısa sanılır. Halbuki bu süre akıl almaz hikmetler içeren bir sûredir.

Efendimiz bu sûreyi sabah akşam namazlarının sünnetinde ve yatarken okurlardı.

Tasavvufta bu sünnete uyulmasına çok önem verilir.

Bu sûre, bazı dar düşüncelilerin sandığı gibi savaş âyetleriyle nesh edilmiş (hükmü kaldırılmış) değildir. Aksine hükmü esrarlı bir şekilde kıyamete kadar devam eder.

Ayrıca bu süre okundukça küfrün zulmü kaybolur. Şer alışkanlıklar, isyanlar çürür.

Kafirlerin Mekke'de İslamlara ilk tecavüzlerinde bu süre Hz. Zeyd tarafından Kabe'de okunmuş ve o sır, küfrün şiddetim kırmıştır.

Âyet 1: De ki: Ey kâfirler!

Âyet 2: Tapmam o taptıklarınıza.

Âyet 3: Siz de tapanlardan değilsiniz benim mabuduma.

Âyet 4: Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza.

Âyet 5: Hem de siz tapıcılardan değilsiniz benim mâbuduma.

Âyet 6: Sizin dininiz size, benim dinim bana.

Bu sürede en önemli noktalardan biri, âyetlerin tertip şeklidir.

Âyet 1: Görüldüğü gibi ilk âyet, başlı basma «Ey kâfirler» kelimesinden ibarettir. Bu kelimenin tek bir âyet şeklinde inzali, şiddetli ve ilâhî bir azametin ifadesidir. İlâhî kudretin yenilmezliği, çevrilmezliğinin sırrı bu âyette öyle güçlüdür ki, bir mü'min, zulüm kusan bir kafire yalnız bu âyeti okusa, kafirin tüm gücü soluverir.

Bazı tefsirlerde bu âyetin, müşriklerin Ebu Talîb'e gelerek, Peygamber Efendimize anlaşma teklif etmeleri üzerine inzal olduğunu bildirirler. Bu tesbit yerindedir. Bu nedenle âyet, «Ey kâfirler siz kim oluyorsunuz?» anlamınadır.

Âyet 2: «Tapmam, o tapdıklarınıza»

Buradaki incelik, önce inananın kendi mevkisini sağlam olarak tayinidir.

Küfre karşı taviz yoktur, ben kalbimi hakiki mâbudum'un iman ve sevgisiyle doldurdum. Sizin taptığınız putlara, menfaatlere, dünya saltanatına, paraya kesinlikle tapamam. Bir mü'min bu ayetle tüm inançsızlara karşı büyük bir taahhüde girmiştir. Sonra, Kâfirûn Sûresi'ni okuyan bir mü'min, kâfirin taptığı her türlü hurafe, put menfaat gibi nesnelere tapmadığını ilan eder, sonra döner onlar gibi sirke düşerse gülünç olur.

Âyetin Efendimize has inceliği elbette bambaşkadır. Bunu enfüsî mana yorumunda ayrıntılarıyla inceleyeceğiz.

Âyet 3: «Siz de tapanlardan değilsiniz benim mâbuduma.»

Zira, şirk, nifak ve zulüm içinde menfaatlara tapan sizlerin gerçeğe dönmesi imkansız. Benim mâbuduma tapabilmeniz için gönlünüzün kirlerden arınmış olması gerekir.

Bu âyette, hüküm veren cebri bir kader kavramı vardır. Hatta pek çokları, «Onların küfr-ü inadîleri bu âyette tescil oldu, artık iman edebilmeleri imkanı yoktur» derler.

Burada önemli iki noktayı vurgulamak istiyorum:

1) Kalbin mühürlenmesi biçimde kesin küfür hali nedir? Yani bazıları kafir olarak mı yaratılmışlardır?

Bu sorunun cevabı, Sûre-İ Beled'de açıkça bildirildiği üzre, yaratılan her insan küfür ve imanda eşit şartlarda muhayyer (kendi reyine) bırakılmışdır. Ancak insan günah işleye işleye kalbini karartır, zulüm, nefret ve kavgaları artık bu emsalsiz cihazı işlemez hale getirir. Bu görünüm kalbin mühürlenmesidir. Elbette mühür ilâhî bir hükümdür, ancak, kalp dediğimiz bu narin cihazı, ta başdan beri korumak, irademizin bağımsız bir yanıdır.

Günah bu açıdan tehlikelidir. Bir hadisde Efendimiz:

«Her günah kalp penceresine siyah bir leke bırakır. Bunlar çoğalır ve kalbi karartır» buyurmuşdur.

İşte kalbin mühürlenmesi ya da günahların insanları dönmeyen küfüre götürmesi olayı böyle gelişir.

2) Asr-ı saadette, İslamiyet'in ilk yıllarında pek çok kâfir vardı. Bunlardan bir kısmı, farklı senelerde İslamiyetle şereflendiler.

İlk yılların bu kâfirleri hakkında Kur'an emirleri, bazılarının küfür içinde kalacaklarını, kafir olarak öleceklerini bildirmişdi.

Ebû Cehil, Velid Bin Mugiyre ve Ebû Leheb bunlar arasındaydı. Sûre-i Kâfirûn'un bu üçüncü ayeti bu üç şahsı , özellikle kasdetmektedir. Velid Bin Mugiyre Sûre-i Müddesir'de, Ebû Leheb de Leheb Süresi'nde net şekilde akibetleri bildirilenlerdendir. Kur'an'ın bir anlamda mucizesi olan bu tasniflerde Ebû Sufyan'ın hiçbir zaman kafir olarak zikri geçmemiştir. Nitekim Ebû Sufyan sonunda İslamiyetle şereflenmiştir. Halbuki rolü itibariyle, Ebû Sufyan kafirlerin reisi idi.

Âyet 4-5: Bu ayetler sonuç açısından tekrar gibi gelmektedir, ama cümle kuruluşlarında nüanslar vardır.

«Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza, Hem de siz tapıcılardan değilsiniz benim mâbuduma.»

Gramer açısından dördüncü ayet, hem mazî, hem hal ve gelecek zaman için geçerlidir. Tabii beşinci ayet için de durum aynıdır.

Manayı hem kuvvetlendirmek hem teyid etmek açısından, imanın küfre karşı ilanı pek çok sırlar taşır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

a) Gönlümüze imanı iyice sindirmek.

b) İlâhî sırrın kudretiyle, kafirin iç dünyasında tam bir felç meydana getirmek.

c)Özellikle münafığın sahte maskesini delerek, onun küfürdeki yerinde kalmasını sağlamak.

d) İmanımızın hiçbir şartta sarsılmayacağım ifade ederek, kâfirin ümidini kırmak.

Âyet 6: «Sizin dininiz size, benim dinim bana». Burada küfürle aramıza kesin bir perde çekiyoruz ve bir anlamda kafiri küfür ile baş başa bırakıyoruz.

Bu ayetin inceliğini iyi tesbit etmeliyiz. Bu yalnız küfr-ü inâdîde olana çekilmiş bir perdedir. Yoksa İslamın tebliği vazifesini engellemez. Dikkat edilirse 3 ve 5'nci ayetlerde, iman etmeyeceği kesinkes anlaşılan kafire karşı koyulmuş bir eylemdir bu perde.

Ebû Leheb'lere, Velid Bin Mugiyre'lereve Ebû Cehil'lere karşı bir eylemdir bu ayet.

Bu âyet aynı zamanda inananı risk ve nifakdan arıtır. Çünkü bir mü'min «Sizin dininiz size» deyince, küfre ait tüm yanılgıları terk ettiğini bildirmektedir.

Bu altıncı âyeti okuyan bir mü'min: Şirkin her türlüsünden, nifakın her şeklinden uzaklaşma andı içinde demektir. Amentünün 6 maddesine hiç vesvesesiz iman ettiğini bir kez daha perçinlemiş demektir.

Sûrenin hay yorumuna gelince:

Daha önce de açıkladığım gibi, bir sürenin hay sırrı, her çağda yaşayan, uygulanan hikmeti demektir.

Kâfirûn Süresi'nin hay sırrında, çağımızda önemli üç mesaj vardır:

a) Çevremizde inançsızlar bizi rahatsız ederse, Kâfirûn Sûresi'ni hem okuyarak, hem mânâsını açıklayarak onların şerlerinden rahatlıkla kurtuluruz.

b) Hiç kimse inanç açısından zorlanmamalı, kimseye inanç baskısı yapılmamalıdır. Kâfirûn Süresi bu açıdan Birleşmiş Milletler Yasası'nın vicdan ve inanç özgürlüğü ilkesinin kaynağını temsil etmektedir. Bu dahi bir Kur'an mucizesidir. Özellikle altıncı âyet net bir şekilde bu ilkeyi vurgular.

c) Yakınları, özellikle çocukları inançsızlığa düşmüş ebeveynler çağımızda ciddi ızdırap çekmektedir. İslam yüceleri bu durumlarda 11 kez Kâfirûn Sûresi okuyarak, babaların evlatlarına her gün dua etmelerini salık vermektedir.

Şimdi Kâfirûn Sûresi'nin enfüsî manasına geçiyoruz:

Enfüsî mânâ bakımından Kâfirûn Sûresi, içinde bulunduğumuz sonu gelmez çelişkileri çözen mucizevî bir sırra sahiptir.

Hepimiz bir gerçeğin farkındayız; iyi niyetle iman edip namaz kılıyoruz, fakat zaman zaman da olsa, özellikle kader konusunda, ahiret konusunda içimiz hep çamaşır yıkar. İçimizde doğan bu çelişkilerden çoğu kez öylesine utanırız ki: Kendi kendimize bile mahcub ve mahzun oluruz. İçimizdeki bu asi kimdir?

Bunu rahatlıkla tesbit ediyoruz ki, bu isyankar varlık nefs'dir. Daha önce arz ettiğim gibi imanın mahalli; oturduğu yer «kalp» dır. Kalpte iman çiçeği açtıktan sonra, onu kurutmaya çabalayan Şeytanın içimizdeki ortağı nefsdir. Bu yüzden İçimizdeki benlikçi, hasis, zalim, asî varlık daima inkardır. İşte Kâfirûn Sûresi'nin enfüsî manası, gönlün nefse hitabıdır.

Gönül, kâfir nefse:

«Sen benim mabuduma tapmazsın, ben de senin taptığına tapmam» demektedir. Ve altıncı âyette de nefse:

«Senin dinin sana, benim dinim bana.» demektedir.

İşte Kâfirûn Süresi'nin en büyük hikmeti budur. Her gün namazda; yani huzur-u ilâhîde nefsimize bu hitabı yaparsak, onun küfrü gittikçe solar. O paniğe kapılır, günü gelir İman eder ki, her mü'minde bu sır eninde sonunda bu süre sayesinde tecelli eder.

Nefs daima kafirdir. Çünkü kendine inanır, imanın tüm maddelerinde tereddüt gösterir. İmanı taşıyan gönül de ömür boyu onu ıslah için çabalar durur.

Mü'min, nefsine değil, gönlüne itaat eden kişidir. Bu itaat her zaman mutlak değildir; zaman zaman nefse uyar. İşte Kâfirûn Sûresi bize bu inceliği hatırlatır:

«Aman ona uyma, onun dini onadır, onun davranışları şirk ve nifaktır. Sen bana uy yüce yaradana kulluk et» demektedir.

Bu gerçek nedeniyle Kâfirûn Süresi, imanın sigortasıdır. Onu ne kadar çok okur, mânâsındaki gerçekleri hatırlarsak, o kadar nefsin şerrinden uzak kalırız; Allah'a kullukta sadık oluruz.

Gelelim Kâfirûn Süresi'nin istihraç yorumuna, yani geleceğin sırrını açan hikmetine:

Kâfirûn Süresi, insanların kıyamete kadar iman ve küfür değişkeninde bocalayacağını dile getirmektedir.

Ayrıca son âyet, özellikle kıyamete yakın günlerde bize bir talimat vermektedir: «Herkesin dini kendine.»

Bu emir çok hikmetlidir. Zira kıyamete yakın günlerde din aleyhinde öyle çok yayın ve propaganda yapılacaktır ki, herkes, bu telkinin altında küfrün tuzağına düşecektir. Halbuki siz bu hükme uyarak tüm telkinleri reddetmelisiniz.

Ayrıca en kuvvetli küfür fırtınalarında bile Kâfirûn Süresi, her türlü silahtan etkili, sindirici bir güce sahiptir.

İhlâs Sûresi

Sûre-i İhlâs, Allah kavramında mutlak ve kesin kavramları getiren temel süredir. Her inananın Sûre-i İhlâs'ın mesajlarım çok iyi bilmesi, her an imanım ufuktan seyretmesi gerekir.

Âyet 1: De ki: O Allah, Ahadır.

Âyet 2: Allah, Sameddir?

Âyet 3: Doğurmamış ve doğurulmamışdır.

Âyet 4: Hiçbir şey O'nun tekliğine benzer ve zıd olamaz.

Süre, Allah gerçeğinden 4 kavramı ayrı ayrı ayetlerde toplamıştır. Biz bu tertibe uyarak Allah'a dört temel kavram içinde iman zorundayız.

Âyet 1: «De ki: Allah, Ahaddır.»

Bu ayetteki her kelime üzerinde ayrı ayrı durmak istiyorum.

Buradaki «O» (Hüve), sıradan bir zamir değildir.

Bu yüzden ayet, «De ki: Allah Ahaddır» diye başlamıyor, «O Allah» diye başlıyor. Burada «O» demekle ancak Allah'ın kasdedilebileceği vurgulanıyor. Çünkü Allah'ın varlığı o kadar gerçektir ki, kainatta; O'ndan başka bir varlık ancak izafidir. Yani bir yansımadır. Fakat hiçbir varlık, Allah'ın bir parçası değildir. Varlıklar esmâ-i ilâhilerin tecellilerinden ortaya çıkar; geçici (fani) yansımalardır.

Bu yüzden süre «O Allah» diye başlamaktadır. Normal hayatımızda her an «O görür», «O bilir», «O duyar» kavramlarım yaşatmalı, «O» deyince yalnız Allah varlığının sözü edilebileceğini içimize sindirmeliyiz.

Yine aynı anlamda «Hu»: O, bir Esmâ-i ilâhidir ve her nefeste hu dememiz hayata imkan vermektedir.

Allah kelimesi, yalnız Kur'an tanımı bir kavramdır. Yüce yaratıcımızın bilinmezliğini simgeleyen Allah ismi, tüm dinlerin yaratıcı için kullandığı ilahtan tamamen farklıdır.

Arapça ilah kelimesinin karşılığı, ingilizcede God, Fransızcada Diue, Türkçede Tanrı'dır. Bu dillerde yazılan Kur'an'larda da:

«La ilahe illallah» kelimesi:

Allah'tan başka «God» yok,

Allah'tan başka «Dieu» yok, diye tercüme edilir.

Türkçede de:

Allah'tan başka «Tanrı» yok, demek yanlış olmaz.

Buradaki incelik şudur: İlah, Allah'ın sıfatlarının tümünün ifade edildiği mabud anlamına gelmektedir.

Allah ise, Allah'ın bilinmezliği ve zatına has özelliği temsil etmektedir. İşte İhlâs Süresi, Allah'ın bu temel gerçeklerini açıklamaktadır. Allah'ın yalnız bir ilâh kavramı içinde tanınamayacağını belirten ihlâs ı Süresi, ilk iki ayetinde iki temel yasa getiriyor:

1. Allah Ahad'dır.

2. Allah Samed'dir.

Şimdi ahad sırrını ve ahadiyyet hikmetlerini açık lamaya çalışacağım;

Araçpada «bir, tek» kelimeleri «vahid» sözcüğü ile ifade edilmektedir. Bunu ahad'den ayıran inceliği anlamadan «O Allah Ahad'dır» ayetini öğrenemeyiz.

Ahad ile vahid arasındaki farkı anlamak için Vahdaniyet (teklik) ile Ahadiyyet arasında bir kıyaslama yapacağım, Birbirinin aynı olmayan her şey bir kişilik kazanır. Tek tek insanların böyle ayrılıkları, çokluk sistemini teşkil etmektedir. Halbuki bazı şekiller ve vasıflar birbirinin aynıdır. Bunlarda vahdaniyet (teklik) sırrı vardır. Ayetle de bildirildiği gibi nefsler hep birbirinin aynısıdır. Gurur da, zulüm de, korkaklık da aynıdır. Bu nefslerin teklik (vahdaniyet) sırrıdır.

Yaprakların oksijen yapma özelliği tüm yapraklar için geçerli olduğu için, onların bu özelliği açısından bir teklik yanı vardır.

Bütün maddesel varlıklar kuant dediğimiz enerji birimlerinden kuruludur. Bu açıdan bir geometrik raks demek olan kuant, maddedeki teklik sırrıdır. Bir yerde elektronda da teklik sırrı vardır. Tüm bu açıdan ele alırsanız maddesel varlıklar, özlerinde teklik sırrına sahiptir. Farklar, kişilikde, dışta görüntüdedir. Bunun nedeni, hilkat sırrındaki vahdaniyettir. Ancak bu teklik, eşyanın özünde olmakla beraber mutlak; yani kesin değildir. Zira melekler bu teklikte ilgili sistemin içinde değildir ve Cenab-ı Hakk'ın Sühban sırrındaki bir vahdaniyetin hikmetini taşırlar.

Mutlak teklik, yalnız Allah'ı zatiyetine has bir özelliktir. Ne meleklerdeki teklik, ne maddedeki kuant ve elektron tekliğine benzemez. İşte bu yüzden Allah, Ahadiyyetini açıklarken «O Allah Ahad'dır» diye «hüve» ile başlamıştır. Gerçek tekliğin vahdaniyetten ayrılması ise, Arap etimolojisindeki incelik sayesinde «Ahad» kelimesi ile ifade bulmuştur.

Teklikler bile çokluklar gibi Allah'ın mutlak tekliği karşısında zahirîdir. İşte Allah'a ait tekliği, bu ön kavramla anlayacağız. Matematiğin tek, ya da çokluk ifadeleri Ahadiyyetle kıyaslanamaz. Çünkü onun tekliği dördüncü ayette bildirildiği gibi, benzeri ve zıddı olmayan bir tekliktir. Nitekim çokluğun bir anlamda zıddı tekliktir. Halbuki Allah tekliğinin; yani Ahadiyyetin zıddı çokluk değildir. Benzeri de teklik değildir.

Demek ki Ahadiyyet, çokluk ve teklik kavramlarının ötesinde mutlak bir varlık ifadesidir ki:

Vardır, tektir, yalnız var olan «O»dur.

Süre-i İhlâs'ın bir sırrı da her ayeti, hatta her kelimeyi kendinden sonra gelen kelime ve ayetlerin açıklamasıdır. Nitekim «O»yu Allah, Allah kelimesini , Ahad, Ahad kelimesini Samed sıra ile, yavaş yavaş açıklamaktadır.

Kavramı zor bu Ahad sırrına biraz daha yaklaşmak için, ikinci ayetteki Samed sırrının açıklamasına geçiyoruz.

Âyet 2: «Allah, Sameddir.»

Samed: Hiçbir şeye muhtaç olmayan, fakat her şeyin ona muhtaç olması demektir.

Bu sıfat da Ahad gibi, Allah'ın zatiyetîne ait bir sırdır. Ondan dolayıdır ki, yalnız gerçekten var olan O'dur; diğer varlıkların var oluşları ancak O'na olan ihtiyaçları nisbetinde devam edebilir. Bu yüzden tüm varlıklar, Cenab-ı Hakkın «Samed» sıfatına izafeten vardırlar. Yine bu sıfat nedeniyle «O» denince yalnız Allah kastedilmiş olur.

Şimdi «Samed» sıfatım yaradılışlar üzerinde tek tek inceleyelim:

Evrenin bir noktasındaki bir güneş ya da gezegen, sayısız yıldızın, galaksilerin cazibe dengesi altındadır. Daima hareket halinde ve genişlemekte olan evren ve yıldızların, her an cazibe şartları değişir; her an yeni cazibe kuvvetlerinin etkisi altında olan bu gezegen, biran içinde milyonlarca formülden hesap yapması lazımdır ki, sür'atini, mesafelerini ayarlayabilsin. Bu hesabı değil bir taş yığınının yapması, milyonlarca alım senelerce uğraşsa yapamaz.

Ancak Allah'ın «Samed» sıfatı, her şeyin ona muhtaç olma yasası o dengeyi sağlar ve gezegen, o sıfatın sırrı içinde varlığım devam ettirebilir.

Dönelim minikler alemine: Atom çekirdeğinin içindeki nötron ve proton zerrecikleri, korkunç kuvvetlerin temsilcidir. Saniyede on milyon kere titreşerek denge kurabilirler. Ve bir atom çekirdeği, saniyede on milyon kez «Samed» sıfatına muhtaçtır. Bir an bu Samed sırrı zuhur etmese korkunç bir fırtına ite infilak eder.

Atomun etrafındaki elektronlar, saniyede yüz bin kez dönerler. Bu dönüş, elips şeklinde bir yörüngede olduğundan, her dönüşte, elipsin her noktasında aynı sür'at ayarlaması yapması gerekir. Hele elipsin en uzak ve en yakınlarında 4 kez manyetik şipin dediğimiz bir eğilme yapmak zorundadır. Demek ki saniyede 400.000 kez «Samed» sırrına muhtaçtır.

Ya bir hücre? 2000 laboratuvardan kurulu olan hücrede tüm işlemler akıl almaz bilimsel beceriler istemektedir. Her laboratuvar saniyede en az 5000 -10.000 kez «Samed» sırrına muhtaçtır. Ortalama bir hücre saniyede on milyon kez «Samed»sırrına muhtaçtır.

Şimdi kendîmizin, sırf bedenimizin «Samed» sırrına bir saniyede kaç kez muhtaç olduğunu hesaplayın; unutmayın vücudumuzda 30 milyon hücre var ve her gramımızda ortalama milyar kere milyar atom var. Tüm sistemlerle birlikte «Samed» sırrına muhtaçsınız.

Bu yüzden dakikada 16 kez nefes alırken «Hu» dersiniz ve vücudunuzda bulunan milyar kere trilyon elektron, saniyede dört yüz bin defa manyetik şıpın yapar. Bu hareketi sırasında, ona kıble tayin edilen çekirdeğe doğru derviş gibi eğilir.

İnsanoğlu da inkarda ise, isyanına rağmen neden yaşadığım küstahça övünç vesilesi sayar?

Hele bir vücudundaki elektronlar zikrini keşsin, atom çekirdeğindeki titreşim nağmeleri dursun bak ne olur; kendini evrenin öbür uçunda bulur. «Samed» Sırrının gerçekleri Saymakla bitmez. Burada önemli olan «O», «Ahad» hikmetleriyle «Samed» sırrının İlgisini ve birbirini açıkladığım hatırdan çıkarmamaktır.

Allah, evrendeki her şeyin «Samed» sırrı sayesinde izafi varlıklarım ve muhtaçlıklarını dile getirerek, kul ve Allah arasındaki uzak çizgiyi çiziyor. Ahaddiyyet bahsinde de söylediğim gibi, vahdaniyet, vahdet" i vücud görünümlerinin tümü sıfat yansımalardır. Ahad sırrının çizgisi, işte, var olmak için Allah'a muhtaç zorunluluğu hikmetidir.

Vahdaniyet ve vahdet-i vücud, ihtiyaç çizgisi altında kalan teklik görünümleridir. Ahadiyyet ise, ihtiyaç çizgisi sisteminde Allah'ın benzetilemeyen bilinmezliğini ifade eder.

Âyet 3: «Doğurmamış ve doğurulmamışdır.»

Büyük lisanların hepsinde doğurmak ve doğmak kelimeleri iki manada kullanılır:

a) Bildiğimiz doğmak ve doğurmak.

b) Meydana gelmek, meydana getirmek.

Latince, İbranice ve Arapçada bu konuda üretilen kelimeler aynı tarzın ifadesidir.

Mesela: «Hidro - gen» Latince, su doğuran demektir. Bu maddenin Arapçası da «Müveilidi'ima»dır. O da, su meydana getiren demektir.

«Kendinden bir cüz katarak meydana getirmemiş ve bir şeyden de meydana gelmemiştir» yasasın) temsil etmektedir.

Gerçi Hristiyanların Hz. İsa'ya Allah'ın oğlu demeleri, bazı dinlerde de meleklere Allah'ın kızı demeleri gibi sapkın düşüncelere bu ayetin kesin tavır aldığı da bir yorum tarzıdır. Ancak ayet, yalnız «doğurmamıştır» dese bu yorumu temel sayardık. Ayet açıkça «doğurmamış, doğurulmamıştır" hükmü ile meydana gelme ve getirme anlamım temsil etmektedir.

Doğurulmamıştır emri, Ahad ve Samed kurallarının tabiî bir sonucudur. Akla gelen her varlık, Samed ve Ahad tanımının altında kalmaktadır. Allah'tan daha gerçek bir kavram yoktur ki, Allah, ondan meydana gelmiş olsun. Çağın kavramları açısından bu tanım fevkalade önemlidir. Allah bu emirde diyor ki: «İlminizin, idrakinizin müntehasında hangi gücü, varlığı tasavvur ediyorsanız onu yaratan benim; ben, zihinlerinizin ötesindeki mutlak Ahad'ım.»

Bu yüzden Allah kavramı, başka bir şeyden meydana gelmiş olamaz.

Düşüncelerdeki kavramlar biter, fakat Allah'ın Samed ve Ahad hikmeti bitmez. Çünkü her fikrin ötesindedir.

Hiçbir şeyi doğurmamıştır. Yani hiçbir şey O'nun bir parçası değildir sırrına gelince: Tüm varlıklar, daha önce de değindiğim gibi Allah'ın sıfatlarından bir yansımadır. O'nun zatına ve gerçeğine ait özellikleri taşıyamaz. Eğer yaratılanlar, herhangi bir varlık ve eşya, Allah'ın haşa bir zerresi, parçası, O'ndan meydana gelen bir unsur ofsaydı; o zaman Samed sırrı taşıyacak ve hiçbir şeye muhtaç olmayacaktı. Ahad hikmetinden bir özellik bulunduracak, onda başka kesret (çokluk) sırrı olmayacaktı.

Tüm yaratılanlar, sıfatlardan doğan, hatta bazan vahdaniyet özelliği bile gösteren, Allah'a nazaran izafî olan varlıklardır; muhtaçlıkları devam ettikçe vardırlar.

İşte Sûre-i İhlâs'ın bu üçüncü âyeti, Allah gerçeğindeki en önemli sırlardan birini böylece açıyor: Hiç bir varlık, Allah'ın bir parçası, zerresi olamaz. Allah'ın sıfatları, ilmi, kudreti, rahmet, şefkat ve celali, her eşyada, eşyanın özünde o eşyadan önce vardır. Fakat o eşya, her hali ile kudret-i ilahî tasarrufunda olmasına rağmen, Allah'ın zerresi değildir. Çünkü o, çokluk aleminin muhtaçlık ikliminde yaşamaktadır.

İşte İslam imanının en ince noktasından biri bu hükümdür.

Hiçbir eşya, hiçbir olay ilâhî sıfat tecellilerinden ayrı, müstakil değildir. Her şey ilâhî tasarrufun, iradenin temsilcisidir.

Fakat hiçbir şey, Allah'ın zerresi, parçası değildir. Bu hikmeti, dördüncü ayet iyice açmaktadır.

Âyet 4: «Hiç bir şey O'na zıd ve benzer olamaz.»

Bu âyet, hem Samed ve Ahad sırlarını bir kez daha açıklamakta, hem de Allah'ın neden aklen idrak edilmeyeceğini belirtmektedir.

Kur'an'ın ilk başlangıcında, Allah kendine imanı: «Onlar ki gaybe inanırlar» diye tanımlıyor. Bunun hikmeti, Allah'ın aklen değil, kalben sezileceğidir. Bir şeyi bilmek, anlamak için kıyaslara muhtacız. Yeni bir şeyi zıddı ve benzeri ile matematikse! bir nisbete vurarak anlayabiliriz. Halbuki Allah, benzeri ve zıddı olmayandır; O'na aklen yakın olmak imkansızdır. Ancak O'nun sıfatlarının yansıması aklen ve ilmen bilinebilir.

Böylece Kur'an'ın Allah konusundaki muhteşem kavramı, insanlık semasındaki bir bayrak gibi açılmış ve tüm yanlışlara paydos denmiştir.

Allah hakkında düşüncelerde doğan şeklî kavramlar, zıddını ve benzerini bulacağından iflas edecektir. Ancak gönüllerde parlayan zanlara Rabbimiz müsaade etmiştir. O, bir ilahî duygu, bir sezgidir. Ve insan bu sırdan imana ulaşır. Gönüllerdeki sezgide ve sevgide benzerler ve zıdlar yoktur. Ya da imanın gerçekleşmesi için bu tarz sezgi ve sevgi şarttır.

Sure-i İhlâs'ın ikinci yorumu; Hay sırrı, kendi gibi ezelden ilahî bir fermandır. Hiçbir devirde, hiç kimse Yüce Allah'ın böyle bir tanımım yapmak şöyle dursun, inanmazsa idrak bile edemez.

Yeni çağda mütefekkirler Allah kavramına yaklaşmak için çaba sarf etmişler, daha sıfatlarda takılıp kalmışlardır.

Hele çağımızda ne enerji, ne kuant, ne sonsuz güç gibi kavramlar Süre-i İhlâs yanında kırpıntı fikirlerden ibarettir.

Fikirlerin derinlerindeki sonsuzluğu aşan Ahad kavramı, fizik ve matematiğin çok ötelerinde var olan Samed kavramı, Kur'an ihtişamım ilan edip durmaktadır.

Yalnız İhlâs Süresi, çağlar aşan Allah kavramındaki inceliği dolayısıyla, tüm dünyanın hayranlıkla İslam'a gelmesi için yeterli mucizedir.

Ne yazık ki, kendimiz bu şaheser sureyi tanıyamadık ki, tüm dünyaya anlatalım.

Sûre-İ İhlâs'ın enfüsî manasına gelince;

Sûre-i İhlâs, Fâtiha'nın zarfıdır; onunla iç içe matematik bir ahenk sergiler.

Ahadiyyet sırrı, hamd niyaziyle zikredilir. Samadâniyet sırrı ise mutlak kullukla zikredilir.

Bu nedenle Sûre-i İhlâs'ı bihakkın idrak, yalnız Efendimiz'e nasiptir. O sonsuz nakşlarda bestelediği hamd ile Ahad sırrını zikreder. Kulluktaki akıl almaz ihlâs ile Samed'i zikreder.

Bu yüzden süreye, ihlâs çok içtenlik ismi verilmiştir.

Sûre-i İhlâs'ın enfüsî mânalarında yanlış anlamlara fırsat vermemek için burada tamamlıyorum.

Sûre-i İhlâs'ın istihraç sırrına, yani 4'ncü yorumuna gelince:

İstihraç sırrı zirvede olan süre, Süre-i İhlâs'dır. Allah, bu süre içinde sonsuz hikmetlerini açıklarken, lisan-ı mâna ile tüm insanların geleceğine seslenmiş ve;

«Ey insanoğlu! Sen, bir devir gelecek ki kendini tekamül etti sanacaksın, evren hakkında hüccetler vereceksin, haydi bakalım; 14 asır önce gönderdiğim Sâre-i İhlas'ın kavramına bir noktadan erişebilecek bir Allah tanımı getir.» diye meydan okumuştur.

Evet, insanoğlu uğraşacak, didinecek; kendini, evreni anlama yolunda tonlarla kitap yazacak; hepsi bir benzetmeden, zandan ibaret. Halbuki gerçek, tümü ile Allah'ın Ahad ve Samed sırlarının ufkunda bilinir. Eğer ilim; her varlığın muhtaç olduğu, bilgi hazinesi sınırsız olan Allah kapısında çare bulduğunu anlarsa, o zaman; nedenlerin, nasılların çarkından kurtulur; kolayca akıntıyı süratlendirir, gerçeklere varır. Aksi takdirde kendi kendine kördüğüm ettiği bulmaca girdabında bocalar durur.

İhlâs Süresi, kıyamete dek kendi hikmetinden gayri her şeyin çıkmaz sokak olduğunu İlâhî saltanat içinde ilan edip durmaktadır.

Kevser Sûresi

108. Kevser Sûresi

Kur'an'ın en kısa üç suresi: Sûre-i Asr insanı, Sûre-i İhlâs Allah'ı, Sûre-i Kevser de Peygamberimizi tanımlar. Bu üç kısa süre namazda sık sık okunduğu gibi, ayrıca niyaz ameliyle, müşkilleri çözmek amacıyla da pek sık okunur. Fakat asıl önemli olan bu üç kısa sürenin taşıdığı kesin ve çok önemli hükümleri eksiksiz bilerek gönlümüze sindirmektir.